Dönemlerin politik gelişmelerinin edebiyat eserlerini etkilemesi kaçınılmazdır. Siyasi gelişmeler sonucu yaşanan toplumsal dönemeçler, kesişimler kurmaca eserlerde de kendine yer bulur. Kurmacanın karakterleri üzerinden yansıtılan sosyolojik bunalımlar, ezen-ezilen ilişkileri, iktidarın orantısız güç gösterileri kimi eserlerin asıl derdi haline gelir.

Mehtap Ceyran’ın Sel Yayınları’ndan çıkan Mevsim Yas adlı ilk romanı böyle bir derdi anlatıyor okurlara. Kurdistan coğrafyasında yaşanan ve bitmeyen, hâlâ etkilerini gösteren çatışmaların, kısaca bitmeyen bir yasın romanı Mevsim Yas. Taha karakterinin sözleri bunu açıkça gösteriyor:

Tarih yaşandıkça yazılmıyor, yazıldıktan sonra yaşanıyordu. Hayatlarımız, devletin tahrif ettiği hikâyelerdi.

Hizbullah ve kadın cinayetleri

Mevsim Yas romanının mekânı Batman şehri, zamanı ise çeşitlilik gösteriyor. Özellikle 90’lı yılların başı ve 2000li yılların ortalarını aktaran romanın temel konularından biri de şehirdeki Hizbullah örgütünün faaliyetleri. Batman ve Diyarbakır’da şiddetli eylemlerle kendini gösteren Hizbullah örgütünün Kurdistan’da açtığı yaralar romanda büyük yer kaplıyor.

Örgüt, şiddet ve cinayet eylemlerini ahlâksız olarak gördükleri kesim üzerinde göstermişti. Bu kesime içki içenler, kıyafeti açık bulunanlar, PKK’ye yakın duranlar gibi insanlar giriyordu. Hizbullah’ın şeriat düşüncesi ile yaptığı vahşi eylemler, domuz bağları, asit kuyuları ve toplu mezarlar romanda açık bir şekilde yer buluyor. Gerek yakın çevresinden gerekse aldığı duyumlardan tanık olduğu olaylar, karakterlerin üzerinde derin yaralar açıyor. Bu açıdan roman gerçekliğe yaslanıyor ve hatta tüm çıplaklığıyla veriliyor. Bu konuda romandaki Sait karakteri en açık örnek diyebiliriz.

Oğlunun kemiklerini toplu mezarlarda arayan ve umutla her toplu mezara koşan kurmaca Sait, aynı şeyleri yaşamış gerçek insanların bir yansıması gibi seriliyor önümüze. Hizbullah’ın eylemlerine gösterilen tepkiler karakterler arasında da çeşitlilik gösteriyor. Kardeşi öldürülen bir kadının, dini hatırlatan her şeye küsmesi gibi:

O gün annem, evdeki tüm seccadeleri topladı, sandığa kapatıp üzerine tokmaklı bir kilit vurdu. Babamın dini kitaplarını pencereden dışarı fırlattı, tespihlerini parçalayıp boncukları çöpe attı.

Hizbullah’a gösterilen tepkiler çeşitli iken, genç kadınların çeşitli dayatmalara tepkileri tek bir şekilde oluyor: İntihar etmek. Romanın anlattığı zamanda Batman’da yaşanan bir diğer çarpıcı olaylar zinciri de genç kadın ölümleriydi. Kadınların intiharı seçme sebepleri aile baskısı, zorla evlendirilme, toplumsal travmaları atlatamama gibi sebeplerdi. Adına intihar denilebilir ancak bu ölümlerin cinayet olduğu çok açık. Genç kadınların ölümü seçmesi ciddi sebeplere dayandığı gibi kimi ölümler de intihar süsü verilmiş cinayetler oluyordu. Kadın ölümlerinin bu denli artması Mevsim Yas kitabında çarpıcı bir şekilde aktarılıyor. Her gün bir ölüm haberi alan karakterlerin hayatları boyunca bunların etkisinden kurtulması pek mümkün olmuyor.

Sokağımızın kızlarını küstürmüşlerdi. Birer birer öldürüyorlardı kendilerini. Kimse onları görmüyordu. Onlar ise görünür olmak istiyorlardı. Kırıldıklarını herkes, bütün dünya bilsin istiyorlardı. Çok ani ve sertti cevapları. Görünür olmak için kendilerine böyle bir yol bulmuşlardı. Artık genç kızların birbirini intihara sürüklediği bir yerdi burası.

Uzun süren baskılar, bunalımlar sonucu büyük bir kitlesel etki hâline gelen bunalım durumu Mevsim Yas romanında hemen bütün karakterlerde kendini gösteriyor. Her karakterin geçmişinde bir yara, travma veya cinayet tanıklığı bulunuyor. Rohat karakterinin isyana yaklaşan sözleri, tüm toplumun yarasını anlatır nitelikte:

Bu ülkede insanca bir gün yaşamadık. Mutlu bir gün yaşamamıza izin vermediler. Gördüğü her beyaz arabayı devlet sanan ve sırf bu yüzden anacaddelerde yürümeye korkan nesiller yetişti bu ülkede. İnsan gibi nasıl yaşanır tasavvur bile edemedik. Asık suratlı çocuklar, gençler yarattılar bizlerden.

Üslup, konu ve Pathos üzerine

Proudhon, Sanatın Prensibi kitabının “Courbet’nin Kişiliği ve Çekincelerim” başlığında şöyle der:

Courbet’nin bazen insanı şaşırtacak düzeyde kaba eğilimler göstermesi, bana göre, sanatın ve sanatın prensibinin yüksek bilincine tam olarak vakıf olmamasından kaynaklanıyor. Mesleki vasıfları söz konusu olduğunda onun savunuculuğuna soyunmayı düşünmem. Bu konuda bir otorite de değilim. Ben mümkün olduğunca kendi alanımda eserlerin ve gerçekçi ekolün düşüncesi ile ilgileniyorum.

Ben de kendimi Proudhon gibi “otorite” olarak tanımlama niyetinde değilim, benim de amacım, kendi alanım çerçevesinde Ceyran’ın romanının üslubuna, yapısına eğilmek.

Realist veya toplumcu-gerçekçi bir eseri tarih kitaplarından ayıran şeyler herkesin bilgisindedir. Olanı olduğu gibi vermek yazarın bir seçimi olabilir elbette; ancak edebî kaygılar kurmacayı sanat eseri yapar. Ceyran’ın romanının konusu gerçeklerden besleniyor (belki de kendi geçmişinden, bilemeyiz), romanda yaşananlar gerçeklerden çok farksız değil, Kurdistan coğrafyasında insanların bizzat tanık olduğu kaldırılamaz şeyleri aktarma derdi var. Bu aktarma endişesine saygı duymaktan başka bir şey yapamayız. Eleştiri getirebileceğimiz nokta üsluptadır. Burada devreye giren “patetik” kavramını Nurdan Gürbilek yardımıyla açmakta fayda var:

Yunanca pathos sözcüğü, sanat yapıtının acıyla ilgili anlatımının seyirci ya da okurda üzüntü ve acıma gibi yoğun duygular uyandırmasını belirtir. ‘Patetik’ sıfatı da ‘acıklı’, ‘dokunaklı’, ‘hazin’, ‘yürek paralayıcı’ gibi anlamlara geliyor. (…) ‘Trajik’, kaçınılmaz kadere başkaldıran kahramanın bu seçimi yüzünden çektiği acıyı anlatırsa, ‘patetik’ daha baştan kaderin sillesini yemiş, masum ya da korumasız, öksüz ya da yetim, ezilmiş ve aşağılanmış olanın acısını anlatır.

Pathos her ne kadar anlatılan şeyi ifade eder gibi görünse anlatma biçimine de uygulanabilir. Acıklı hikâyeler ve duygusallıklar anlatılırken patetik bir üslup seçilirse konu da inandırıcılıktan uzaklaşır. Ceyran bu hatanın kıyısında dolanıyor gibi görünüyor. Anlattığı dertlere etkileyicilik katmak isterken aksine okur romana yabancılaşıyor ve neredeyse arabesk bir havaya giriyor. Anlatılanlara gerçekte tanık olanlar okular olsaydı elbette bu şekilde hissetmezlerdi, fakat kurmacanın alanı okuru gerçekte olduğu gibi etkilemiyor. Kurmaca/sanat biraz erotizm gerektiriyor, pornografi değil. Bu pornografiye gözü yaşlılık da eklenince okurun eserden bunalma ihtimali artıyor.

Fakat Ceyran’ın, ilk romanı olmasına rağmen çok başarılı bir şekilde uyguladığı teknikler kendini açıkça gösteriyor.

Çerçeve hikâye tekniğini ustaca kullanıyor yazar. Bir günlüğün ve mektupların arasında kendisini arayan Zehra’nın hikâyesi çerçeveyi oluşturuyor. Mektuplar bizi 90lı yılların hikâyesine taşırken günlük 2000li yılların ortamını anlatıyor. Üstelik bu çerçeve hikâyelerin bağlantıları da çok başarılı ve merak uyandırıcı bir şekilde kurgulanmış.

Başlarda birbirinden bağımsız görünen olaylar, romanın son sayfalarına doğru okuru şaşırtacak bir tablo çıkarıyor ortaya.

Bu açıdan okunmaya, vakit ayırmaya fazlasıyla değen bir roman sunuyor Ceyran.

Sonuç niyetine

Hayatımızı şekillendiren veya şeklini bozan acılar, kayıplar, yakınlaşmalar, kayıp duygular ve gençlikler etrafımızda her an yaşanıyor. Peki hayat gerçekten geride kalanlardan mı ibarettir? Her şeyin normalleşmesine izin vermek midir? Taha’nın dediği gibi büyümek insana yapılmış bir haksızlık mıdır?

Cevapları kitaplarda arayanlar için Mehtap Ceyran’ın Mevsim Yas romanı sorular sormaya, cevaplar düşünmeye kapı aralayabilir.

 

Not: Buz yazı daha önce Gazete Karınca’da yayınlanmıştır.

Reklamlar