Ölümünün yıldönümü vesilesiyle anmak istediğimiz, çok kimsenin okumadığı, daha da büyük bir çoğunluğun adını hiç duymadığı bir yazar Ali Teoman.

Asıl adı Ali Tataroğlu olan yazar, 1962 yılında doğdu, 23 Mart 2011’de henüz 49 yaşındayken (ve yaşasaydı yazınsal olarak çok şey üretebileceği varsayılırken) öldü. Kısa yazın hayatına yedi öykü kitabı (Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı, İnsansız Konağın İkonu, Pervaneler, Aşk Yaşama Çok Uçuk, Horasan Elyazması, Taş Devri, Kırık Kalpler Terzihanesi), bir roman üçlemesi (Konstantiniye Üçlemesi adıyla – Uykuda Çocuk Ölümleri, Karadelik Güncesi, Gecenin Atları), iki roman (Eşikte, Bir Garip Cindi Zümrüdüanka), bir anlatı (Café Esperanza) ve bir de günce (Gezgin Günce – Britanya Defterleri) sığdırdı.

Eğitimine İstanbul Alman Lisesi ile başlayan Ali Teoman, babası gibi mimarlığı hedeflemişti. İTÜ Mimarlık Fakültesi’ndeki eğitiminden sonra MSÜ Mimarlık Fakültesi ve Sorbonne Üniversitesi Plastik Sanatlar Fakültesi’nde (1989-1993) eğitim aldı. 1993’te İstanbul’a döndüğünde artık mimar olmak istemiyordu, “çamurdan farksız, yoz” olarak tanımladığı mimarlık çevresini terk etti ve yaratıcılığının tamamını yazarlığa aktarabilmek için İngilizce okutmanlık görevlerinde bulundu.

Oyunlar oynayan yazar

Ali Teoman ismini merak eden kişilerin araştırmalarının ilk gideceği yer Nurten Ay ismi ve bu isimle yaratılan oyundur.

1991 yılında Haldun Taner öykü ödülü alan Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı kitabı, daha önce adını kimsenin duymadığı bir yazarın kaleminden yarışmaya gönderilmişti: Nurten Ay.

Eser çok başarılı bulunup ödül verildikten sonra tartışmalar başladı. Nurten Ay daha önce hiç yazı yazmamıştı, edebiyat çevrelerinde ismini duyan yoktu, yapılan röportajlarda yazınsal konulara girmiyor, üstünkörü geçiyordu. Kitap hakkında ise pek çok teori ortaya atıldı, herkes gerçek yazarı merak ederken Nurten Ay başka kitap yayımlamadı ve yavaşça ismi unutuldu. Aradan geçen on altı yılın sonunda Ali Teoman bir röportajında gerçeği açıkladı, edebiyat çevresine bir oyun oynamak istemişti ve tanıdığı Nurten Ay ona yardımcı olmayı kabul etmişti. Oyun için düşünülen süre yirmi yıl olmasına rağmen Teoman, sağlık sıkıntıları ve ciddi ameliyatları yüzünden gerçeği açıklamak zorunda kalmıştı. Nurten Ay ise, üzerinden kalkan yük sonrası şunu söylemekle yetinmişti:

Üzerimde ağır bir emanet vardı, şimdi geri verdim.

Ali Teoman’ın oynadığı oyunun üzerine biraz düşünürsek kafamızda ciddi sorunlar dönmeye başlar. Niçin böyle bir oyuna gereksinim duydu, amacı neydi, neye ulaştı gibi soruların yanında yazınsal bazı problemleri düşünmeye başlıyoruz. Teoman’ın yaptığı şeyi oyun (ve dilerseniz performans) olarak nitelendirirken şunu da düşünmeliyiz: Bir performans sanatçısının amacı nedir?

Yazınsal bir performans sanatçısını düşündüğümüzde Teoman’ın hedefinin belki de ampirik yazar ile metnin ayrıştırılması olduğunu düşünmeden edemiyoruz. Bir kitaba başlarken bizi etkileyen şeylerden biri de yazarın adı ve cinsiyetidir kuşkusuz. O isim hakkındaki düşüncelerimiz veya bir şey düşünmüyorsak bile sırf cinsiyetinden dolayı öngörülerimiz olur. Kadın bir yazardan beklediklerimiz ile erkek yazardan beklediklerimiz farklıdır. Aslına bakarsak temelde, “isim olarak yazar”dan beklentimiz vardır ama ne dereceye kadar? Ampirik yazar bizi ne kadar etkiler? İsimsiz kitapları değerlendirmek daha “edebiyat ağırlıklı” bir iş olmaz mıydı?

Bizim bir edebi metinle kurduğumuz ilişkinin derininde bir yerlerde “imzayla ilişki” yatıyor. Çok tanındık ve başarılı bir yazarın çok da sağlam olmayan metnini, hiç duyulmadık bir yazarın çok sağlam bir metninden daha iyi görebiliyoruz. Bu durum özellikle çağımızda böyle, yayınevlerinin politikaları da bunda çok etkili elbette. Sanırım Ali Teoman da oyununa başlarken bu tarz problemleri düşünmüş ve kendince bir deney yapmaya, bir performans sergilemeye karar vermiş. Yaptığı açıklamalardan bu sonuca varabiliriz en azından.

Örneğin; Teoman’a göre erkek yazardan çıkan bir eser ile kadın yazardan çıkan bir eser mutlaka farklıdır ve (yarışmanın jürisi de dahil) eleştirmenler, edebiyatla ilgilenenler bunu anlayabilecek midir? Kadın yazarların sahip olduğu duyarlılığın fazla olduğunu ve bunun, öykünülecek bir özellik olduğunu belirtiyor Teoman. Herhangi bir erkek yazarın bu dalga boyunu yakalamak için özellikle çaba sarf etmesi gerektiğinden bahsettikten sonra, okurun algılarıyla da oynamak istediğine değiniyor.

İşte Teoman bunları merak ediyor ve kitabının yazar kısmına özellikle bir kadının ismini koydurup “acaba anlayabilecekler mi” merakıyla oynuyor bu yazınsal oyunu. Vardığı sonuç ise kendi deyimiyle şöyle oluyor:

Yazınla uğraşan kişilerin bu denli ince düşüneceklerini sanmak, yalnızca benim hüsnükuruntumdu.

Ali Teoman’ın oyunu sadece bu değil. Eserlerinin dünyasında da oyunlar oynuyor: Hem dille hem de kurguyla. Kelimeleri ve olayları lego parçaları gibi alıp üst üste koyuyor, yan yana diziyor, bazen de hepsini odanın ortasına saçıyor sanki. Dille bu şekilde serbest bir ilişki kurması onu farklı bir yazar konumuna koymaya yetiyor. Yeni kelimeler türetmesi, yerel kelimelerden veya söyleyişlerden yararlanması, düz yazının içinde kurduğu ahenk gibi unsurlar masallara ve tekerlemelere duyduğu meraktan ileri geliyor diyebiliriz. Babasının aktarımına göre masallar okumayı, kelimelerin İstanbul Türkçesine aktarılmamış orijinal hallerini çok seven Ali Teoman’ın bunu eserlerine yansıttığı kuşkusuz. Ona göre yazınsal metinler gerçeğin aynasıdır evet fakat gerçek tek bir tane değildir. Sürekli değişken, akışkan, dağılıp düzelen bir gerçeklikten bahseder. Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı’nın önsöz kısmında söyledikleri bu konuda önemli:

…şunu rahatça söyleyebiliriz ki, öykü bir masaldır, tıpkı onun esinin aldığı yaşamın da bir masal olduğu gibi. İş, orada saklı olan masalsı öğeyi bulabilmektedir. Size bu yargınızın sebebini soracak olanlara, hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verebilirsiniz: ‘çünkü görecelidir gerçek.’ Gerçeğin bu göreceli olma özelliği öyküye de yansıyacaktır mutlaka ve öykü, artık bir aynadır. Bundan böyle gerçek, bakış açısına ve hatta bakan kişiye göre değişecektir. Bir aynaya baktığınızda kendinizi görebilirsiniz ancak.

Görecelilik olgusunun kendini en çok gösterdiği eseri Eşikte’dir sanırım. Eşikte romanı postmodern unsurları içeren bir roman ve bunlardan en önemlisi de (çoksesli) polifonik olması. Kalabalık bir eserle karşı karşıyayız burada, her karakterin kendi gerçekliğinden dış dünyayı ve olayları görmeye çalışıyoruz. Olayların ve anlatıcıların da farklı olması biraz daha karmaşık hâle getiriyor eseri. Kimi bölümlerde Tanrısal bakış açısı kullanılırken kimilerinde “sen anlatıcı” dediğimiz nadir rastlanan teknik hâkim. Bazen karakterin kendisi alıyor konuşmayı bazen de üçüncü şahıs anlatıcıya bırakıyor anlatma görevini. Bu durumda baskın olan özelliğin görecelilik olması pek doğal elbette. Boş bir bölümün bile olduğu Eşikte, okuma deneyimi açısından kaybedilmemesi gereken bir roman.

Enis Batur, Kurt Vonnegut ve diğerleri

Ali Teoman’ın düşünce dünyasına kendi ağzından biraz da olsun tanık olabilmek için bir kaynak Gezgin Günce – Britanya Defterleri. Yazarın 2008 yılı yazında Edinburgh ve Londra’ya yaptığı seyahati sırasında tuttuğu günlükleri içeren bu eser aslında basılmak için yazılan şeylerden oluşmuyordu. Teoman’ın yazmayı bir türlü bırakamadığı günlüklere Londra’da devam etmesinden ibaretti. Bastırma fikri sonradan aklına gelip bunu da not ediyor güncesine. Gezgin Günce kimi yerlerde sıkıcı ayrıntılarla yüklü, gezip gördüğü yerleri ve hatta vakit geçirdiği kafeleri bir turist ayrıntıcılığıyla anlatmış ancak kimi bölümler Teoman’ın düşüncelerini aktarması bakımından önemli. Bu aktarımların en dikkat çekenleri ise Türk ve dünya edebiyatında kimi isimlerden, yayıncılık hayatından bahsettiği bölümler.

Güncelerin aktardığına göre Teoman’ın Türk edebiyatında en sevdiği isim Enis Batur. Kitaplarını sık sık açıp yeniden okuduğunu söylüyor ve hayranlığını hiç gizlemiyor. Özellikle üzerinde durduğu ayrıntı, Enis Batur’un kendini yalnız görmesi meselesi. Zirvedeki yalnızlık misali. Etrafındaki kimsenin onunla denk olmadığı (veya Batur’un kimseyi kendine denk görmemesi) nedeniyle yalnız olduğunu ama bunun özenilecek bir yalnızlık olduğunu anlatıyor uzunca.

Kendimi yokladığımda, bu tür bir ‘yalnızlık’ benim açımdan son derece olumlu, istenir bir durum. Kimbilir, benimle Enis Batur arasındaki temel fark belki de budur. Aslında bence bunların hiçbiri gerekli değil. Bu tür bir yalnızlığı sorun olarak algılamak gereksiz, hatta yanlış. Enis Batur farkında değil belki, ama kimseye ihtiyacı yok. Zaten eninde sonunda yalnız değil midir birey?

Buradan hareketle yaptığı modernizm-romantizm kıyası da önemli bir ayrıntı. Modern çağda yalnızlığını ve dolayısıyla bireyliğini arayan kişinin karşısına romantik bir ülkü olan “ruh ikizini aramak” durumunu koyuyor. Ona göre Enis Batur, duygulanım olarak temelde bir romantik ve bu da bir açmaz oluşturuyor:

Yeni bir Goethe olmaya sıvanıyor -ve doğrusu olabilir de- ama göz ardı ettiği bir nokta var: Artık Goethe’nin devri doldu.

Orhan Duru’nun Öykü Yazmanın Sırları kitabı hakkındaki düşünceleri ise şöyle: “Dosdoğru söyleyeceğim: Ne yazık ki bir düş kırıklığı. Sevdiğim yazarlardan biridir Orhan Duru. Ondan daha iyi, çok daha iyi bir kitap beklerdim. (…) Romanın karakter etrafında, öykününse aksiyon etrafında şekillendiğini söylüyor Orhan Duru, ki benim de ancak yakın bir zamanda bu sözcüklerle ifade edebildiğim bir gerçek bu.” Ali Teoman’ın öykülerine baktığımızda bu görüşünü destekleyen unsurlar görürüz. İnsansız Konağın İkonu kitabındaki öyküler örneğin. Karaktere derinlemesine bakmıyor, olayı önemsiyor Teoman. Okurunu olay üzerinden sarsmayı hedefliyor ve bu hedefe ulaşıyor da. Öyküden öyküye gezinen kedilerin ve ufak gibi görünen ancak insanı korkutacak kadar büyük olayların öyküleri var bu eserde.

Cem Akaş ismine de geniş yer veriyor güncesinde. Gitmeyecekler İçin Urbino kitabını bitirdiği zamanda aldığı notlar, bu kitabın özgün ve yaratıcı olmasının yanında iyi olarak nitelenemeyecek oluşu. Faruk Duman, Ayfer Tunç, Murat Yalçın gibi yazarlar için “kaleminden kan damlıyor”; İhsan Oktay Anar ve Hasan Ali Toptaş içinse “tatlı dilli, sürükleyici” tanımlamalarını yaparken Cem Akaş’ı onlardan ayırıyor. Teoman’a göre bir eserin roman sayılabilmesi için dramatik bir kurgu, sıkı bir organizasyon gerekir, bunun da temelinde iyi gerekçelendirilmiş bir teleoloji yatar. Cem Akaş’ın eserinde bunu eksik gördüğünü belirtiyor.

Üzerinde en çok durduğu isimlerden biri de Kurt Vonnegut. Mezbaha 5 isimli kitabını orijinal dilinden okuyan Ali Teoman çok olumlu düşünceler içinde değil Vonnegut’ın edebiyatı hakkında. Kendi kurmaca ilkeleri ile taban tabana zıt bit kitapla karşı karşıya olduğunu belirtiyor çünkü Vonnegut ayrıntılara önem vermiyor bu eserinde. Teoman ise ayrıntının kurmacayı sağlamlaştırdığını düşünüyor. Yüzeysel kalan bu anlatım tarzı için “jurnalistik” yakıştırmasını uygun görüyor.

Anti-war evet, ama novel değil, anti-novel belki. Bunun jurnalistik biçemde yazılmış bir kitap olduğunu düşünmem biraz da bu yüzden: Propaganda olarak son derece etkileyici, ama işin yazın kısmı topal kalmış.

Ali Teoman’ın 47 yaşına girerken düştüğü notlar, 49 yaşında öldüğünü düşününce hüzünlü geliyor okura:

Gitgide daha silahsız kalıyorum yaşam karşısında, süngüm gitgide daha düşüyor. Öte yandan, bu gidişin sonu özkıyım mı, sanmam. Çünkü olağanüstü bir istenç gücü gerektirir özkıyım, benim istenç gücümse azalıyor giderek. Tuhaf belki, gençken, yaşama daha yakınken, çok daha yüksekti özyıkım/özkıyım olasılığı; şimdi, yaşamdan gitgide uzaklaştığım bu zamanda, hemen hemen sıfır.

Toparlamak adına

Ali Teoman eleştirmenlerce Kafkaesk ve zamanının ötesinde olarak niteleniyor. Eserlerinin dönemden ayrıksı olması, pek çok yeniliği barındırması ve kurgusal özelliklerinin düşündürücü olmasına rağmen çok okunmamasının nedeni bu olabilir belki de. Ali Teoman’ın istediği bir okur kitlesi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Örtülü yaklaşımı doğrudan yaklaşıma tercih eden, düğümü metinde çözmeyip okura bırakan, okura güvenen ve onu kurgunun içine davet eden Ali Teoman, hakkında daha çok yazılmasını hak ediyor.

Biz de değişiriz, sürekli başka bir insan oluruz, önceki ‘ben’in yabancısıyızdır artık. Nesnelerin, çevre koşullarının değişmesi (tedirgin edici olsa da) kabul edilebilir belki, ama bizim değişiyor olmamız yıkıcı bir açınsama – bizim de bizi çevreleyen nesnelerden farklı olmadığımızı ima ediyor çünkü. Bunu kabullenmek zor, çok zor…


Arkadaşlarının ve ailesinin Ali Teoman üzerine söyledikleri için: https://www.youtube.com/watch?v=BJPFw0BGopQ
“Oyun” hakkındaki röportajın tamamını buradan okuyabilirsiniz.
Gizli Kalmış Bir İstanbul Masalı performansı hakkında konuşmalara ise şuradan ulaşabilirsiniz.

Not: Bu yazı daha önce Gazete Karınca’da yayınlanmıştır.

Reklamlar