Yazınsal türlerin moderniteden postmoderniteye evrilmesiyle birlikte yazarlar, kurmaca metni iyice kurcalamışlar ve yeni teknikler denemişlerdir. Kurmaca metnin merkezine yine metnin kendisini koymuşlar ve yazma süreci üzerine kafa yormuşlardır. Bu bağlamda postmodern metinlerin en önemli unsurlarından biri de üstkurmaca olmuştur. Peki nedir bu üstkurmaca?

Kurmacanın üstü

Klasik/modern roman ve öykülerde okur kendini anlatılan şeye kaptırıp metnin gerçekliğine bağlanabilir, daha doğrusu metni gerçek dünya ile ilişkilendirebilir. Okuduğu şeyin bir kurmaca olduğu üzerine çok kafa yormadan metni bitirip kapatabilir. Üstkurmacanın uygulandığı bir metinde ise durum farklı; eser artık yansıtmacı değildir. Yazarın derdi, okunulan şeyin bir kurmaca olduğunu okura sürekli hatırlatmaktır. Kurmaca ile gerçeklik arasındaki bağın sorgulandığı, okurun rolünün ne olduğunun araştırıldığı bu teknikte ilk bakışta metin ile okur arasındaki mesafe açılmış gibi görünebilir. Ancak durum böyle değil, aksine okuru da kurmacanın önemli bir etkeni yapar üstkurmaca. Okuru uyanık tutmaya çalışır, metnin içine davet eder, kurmacayı sorgulatır. Bunu da yapmanın çeşitli yolları var; metnin içine yazarın da bir karakter olarak girmesi, kurmaca içinde kurmaca yaratmak, kurmacanın ortasında yazarın müdahale edip olayları değiştirmesi, romanın giriş ve bitiş cümlelerinde okunulanın kurmaca olduğunun hatırlatılması gibi örnekler çoğaltılabilir. Postmodern döneme ait gösterilse de üstkurmacanın eski metinlerde de kullanıldığı görülebilir. Örneğin Ahmet Mithat Efendi, Müşahedatisimli eserinde kendisini de romana dahil ederek bir karakter oluşturmuştur. Ahmet Mithat’ın amacı natüralist romana eleştirel bir örnek yazmak olsa da Berna Moran’a göre üstkurmacayı Batı edebiyatından bile önce kullanmıştır.[1]

Türkçe edebiyatta üstkurmacayı kullanan yazarların sayısı gitgide artıyor. Sayılabilecek başlıca isimler; Orhan Pamuk, Pınar Kür, Oğuz Atay İhsan Oktay Anar, Ahmet Altan gibi hepimizin bildiği yazarlar. Bu isimlere güncel edebiyattan yeni bir yazar da ekleniyor şimdi: İsahag Uygar Eskiciyan. Sel Yayınları’ndan çıkan öykü kitabı Konteyner Zaafı’nda postmodernist unsurlardan ve en belirgin haliyle üstkurmacadan bir demet sunuyor okurlarına.

Eskiciyan’ın öyküleri genelde iki-üç sayfa olmakla birlikte kimisi “short short story” denen (neredeyse yarım sayfalık öykü) sınıfa girecek kadar kısa. Öykülerin en belirgin ortak noktaları bir kaktüs ve yazarın sesi. Yazar okura sürekli sesleniyor, yazma eyleminde olduğunu hatırlatıyor, kurmacanın varlığına işaret ediyor. Öykülerin özellikle bitiş cümleleri, yani okur kendini kurmacayı tam anlamıyla kaptırmışken, yazılanın bir hikâye olduğunu hatırlatıyor. Birkaç örnek vermek gerekir:

Evet, her şey aslında bu kadar kısa sürmüştü ama ben size hikâyesini anlattım. (606 Numaralı Özel Odanın Hikâyesi)

Bu hikâyedeki mutlu olduğu tek andı ve onu da ben kısa kestim. (Şant Belki Şair)

Klavyenin başına döndüm. Hikâyenin bu son cümlesini yazdım. (Bu Aşk, O Dava)

Örnekler çoğaltılabilir ancak üstkurmaca bağlamında üzerinde ayrıca durulması gereken bir öykü var: Pinti Yazarın KahramanıKonteyner Zaafı’nın bu öyküsü tamamen yazma sürecine ve kurmacanın oluşum tartışmasına ayrılmış. Bir kitap yazmak isteyen arkadaşının yardım teklifini kabul eden yazar-kahramanın dilinden ilerliyor öykü. Üstkurmacanın farklı imkânlarından yararlanılmış: kurmaca içinde kurmaca mevcut, yazar(lar) da kurmacanın karakteri, yazma süreci tartışılmış gibi. Daha ilk cümleden başlıyor bu: “Bugün yaşadıklarımı anlatmayacağıma söz verdim, onun için yazacağım.” Arkadaşının yazdığı romanın kahramanı Kumru adında bir genç kadın. Otobüse binemiyor çünkü akbilinde yeterli bakiyesi yok. Öyküyü anlatan yazar, arkadaşına yardım etmeye karar veriyor ve okuru da yazma sürecine dahil ediyor. İki yazar arasında gelişen diyaloglardan örneklerle tatlı bir üstkurmacaya şahit oluyoruz:

Kumru’nun beklediği otobüs, durağa yaklaştı. Lan otobüsü hemen getirme, beklet az! Birden otobüsün tekerleği patladı. Yok içine bomba koysaydın! Sonra daha büyük bir patlama sesi duyuldu.

Çantasından bilgisayarını çıkardı. Söyle, dedi. Ejderha olarak gönder beni, iki tırnağımın arasına da kırmızı bir akbil tutuştur, sıfır bakiyeyle. Tamam, dedi. (…) Ejderha, neyin var a yavrum, diye sordu. Babaannem gibi konuşturmasana beni! Kumru dalgın olduğu için duymadı. Ejderha sesini yükseltti, Pampa n’oldu ya? Diğerinden daha iyi! Kumru, yok bir şey diyebildi. Gözleri doldu. Artin, dedi. Otobüs gelsin! Beklediği otobüs tiz bir frenle durağa girdi. Ejderha iki tırnağı arasındaki kırmızı akbili basıp geçti, otobüs hemen hareket etti. İndir beni, salak! Ejderha orta kapıyı açar mısınız dediyse de şoför, Tuzla’ya kadar durmaz bu, dedi. Gazı kökledi. Tuzla’dan ejderha hâlimle ve kanat imkânlarımla trafiğe takılmadan eve dönene kadar, arkadaşım boş durmamış evimi silip süpürmüştü.

Konteyner güldürüsü

kitap-1-750x750

Konteyner Zaafı, içinde bolca mizahi unsur barındıran bir kitap. Özellikle bazı öyküleri okurken istemsizce gülerken yakalıyorsunuz kendinizi. Burada bahsedilmesi gereken, “komiklik” ve “gülme” unsurlarının ne olduğu. Bir şeyin komik olabilmesi veya insanı güldürebilmesi (komiklik ile gülme arasında mutlak bir bağlantı yoktur) için olması gereken şartlar araştırmacılara göre çeşitlilik gösterir. Örneğin Freud’a göre gülme, bir amaç için toplanan enerjinin amaca ulaşamaması durumunda zevkli bir biçimde dağıtılmasıdır.[2]Freud’u takip eden araştırmacılara göre gülmeyi ortaya çıkaran asıl unsur uyumsuzluktur. Birincil ve ikincil düşünce süreçlerinin bir araya gelmesi durumunda insan gülmektedir. Başka bir deyişle dikkat merkezinin değişmesi gülmeyi sağlayabilir. Disiplinli-rasyonel düşünce ile irrasyonel düşünce-hayal kurma bir araya geldiğinde şaka ya da fıkralar ortaya çıkabilir. Dilbilimsel açıklamak gerekirse paradigmatik ve sintagmatik (metaforik ve metonimik) eksenlerin karışmasıdır gülme.[3]Bu görüşler fazla indirgemeci bulunup farklı şeyler de ileri sürülmüştür (süperegonun kendini güvende hissetmesi için oyuna yönelmesi gibi) ancak üzerinde en çok durulan olgu uyumsuzluk, yanılsama olmuştur. Çizgi filmlerdeki durumla benzeşir bu: Çakal Road Runner’ı kovalar, onu uçurumda sıkıştırır, uçurumun kenarı çatlarken Road Runner’ın düşmesini bekler rasyonel akıl, çatlak koptuğunda ise Çakal’ın bulunduğu ana kısım düşer ve güleriz. Bizi güldüren şeyler rasyonel ile irrasyonel arasındaki uyumsuzluk veya yer değiştirmedir düşüncesi yaygındır.

Bu açıdan, Konteyner Zaafı’nın güldüren yanının bu uyumsuzluk olup olmadığını inceleyebiliriz. Örneğin, “Doktor elindeki raporlarla 606 numaralı odaya girip beni karşısında görünce ne yapacağını şaşırdı. Efendim, çirkinliğim öyle yabana atılacak gibi değildir. Doktorun şaşırması normal ama abartmak suretiyle altına etmesini doğrusu ona yakıştıramadım.” Cümlelerinde rasyonel olan ile irrasyonel bir durum üst üste geliyor, doktorun Azrail’i görüp korkudan altına yapması bizim düşünce sistemimizin bir nebzeye kadar kabul edebileceği bir durum olsa da bunun böyle esprili bir üslupla anlatılması zihnimizde çelişki/uyumsuzluk yaratıyor ve bizi güldüren de bu oluyor belki de. Veya bir başka örnek olarak, benzin işeyen karakterin hikâyesinden: “Hindistan’dan bor sıçan bir kadın getirmişlerdi eşzamanlı olarak, onunla evlendirilecekti. Proje buydu. NASA bu projeye Tanrı Parçacığı kadar önem veriyordu. Bor sıçan anneyle benzin işeyen babadan olacak çocukların beşinci elementi üreteceklerine bile inanıyorlardı.” Bir insanın benzin işemesi veya bor sıçması bizim düz algımıza aksi bir durumdur. Zihinsel işleyişimize ters bir durum ile karşılaşınca, belki de bir savunma aracı olarak gülmeye odaklanırız. Burada da aynı durum söz konusu.

Güldürüde önemli bir unsur da atıflardır. Toplumun belleğinde yer etmiş komik unsurların edebi bir metinde kullanılması güldürü unsuru yaratır. “Arat’a tane tane anlattılar, bir daha anlattılar. Arat ise buna fena sinirlendi. Lan ben Bilal miyim, diye çıkıştı.” Yine toplumun algısında karakterden sıyrılıp “tip”e bürünen kişiler de komik gelebilir insana, şair olduğunu öğrenen Şant gibi: “Vitrinlerin önünden geçerken sakalının top sakal şeklinde uzadığının farkına vardı. Boynundaki kırmızı fuları, gözünün önündeki yuvarlak güneş gözlüğünü de yeni fark ediyordu. Yürüyüşü bile değişmişti, bulutlara üfleyerek ilerliyordu. Konuşurken gereksiz tonlamalar ve klişe edebi göndermeler kullanıyor ama bunları ne zaman öğrendiğini hatırlamıyordu.”

Son

İsahag Uygar Eskiciyan’ın Konteyner Zaafı kitabı, özellikle edebiyatın mizahı veya postmodern unsurlar üzerine okuma yapmak isteyenler için eşsiz bir örnek. Yazma sürecini sorgulatıyor, okuru da dahil ediyor, en güzeli de bunu yaparken güldürüyor.

Üstlerinden onlara yaklaştım, gölgemi bilerek hissettirdim. Hikâye bitti dedim ve bitti.


[1] Berna Moran, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I, İletişim Yayınları, 2013, s. 70

[2] Oğuz Cebeci, Komik Edebi Türler – Parodi, Satir ve İroni, İthaki Yayınları, 2016, s. 20

[3] Oğuz Cebeci, s. 25

Not: Bu yazı daha önce Gazete Karınca’da yayınlanmıştır.

Reklamlar