Bugün kullandığımız “öteki” kavramı itilmiş ve aşağı görülmüş varlıkları ifade eder. Hayvanlar insanın, kadınlar erkeklerin, azınlık gruplar çoğunlukların ötekisidir. Öteki kavramının temelinde aslen “ben” yatar. Bir ben oluşturabilmek, ötekinin varlığıyla mümkündür. Yani öteki, “ben olmayan”dır. Ben’in taşıdığı özelliği taşımayandır. Ben’den farklı özellikleri üzerinden öteki ve ben kurulur. Ben-öteki kuruluşunda her zaman efendi-köle izlerini sürmek mümkündür. Bu ilişkide “öteki” olumsuz ve dezavantajlı konumdadır. İnsanların veya toplumların, kendisinden çok farklı insan veya toplumla karşılaştığında, kendisiyle özdeşleştirdiği değerlere sığınarak farklı olanı yadsıma eğiliminde olduğunu belirten Claude Lèvi-Strauss, yabancılık hissinin doğurduğu tiksinti ve ürperti gibi kaba tepkilerden söz eder. Kendi toplumuna ait değerleri benimsemiş bir gözlemci, farklı ve kendi içinde değerlere sahip bir toplum ile karşılaşınca bu yeni olanı inkâr eder ve kendini yüceltmeye girişir.[1]

Orhan Pamuk’un romanlarında farklı bir “öteki” kurulumunun izlerini yakalarız. Batı-Doğu karşıtlığı üzerinden ben-öteki ikiliğine bakarsak Doğu, Batının ötekisidir. Fakat bu romanlardaki Batı da yine Batılılaşmaya çalışan Doğulu olduğu için kendisi de Batının ötekisi kimliğindedir. Daha açık söylemek gerekirse; Batının ötekisi olan Doğulu, Batılılaşma (efendileşme) isteği ile kendisi gibi olmayan Doğuluyu ötekileştirir. Hem köle hem efendi olan bu Batılılaşmış kimlikler arada kalır ve çoğu sıkıntısı da buradan kaynaklanır. Pamuk da bunu açıkça dile getirtir çoğu romanında: “Bu birey olma merakı ve telaşı yüzünden Avrupai zenginlerimiz değil birey, kendileri bile olamadılar”[2] Karakterleri, kimlik kurma ve birey olma aşamasında her zaman sıkıntı yaşayan ve Batı ile Doğu arasında (ben ve öteki) kalan kişilerdir. Ne ben ne öteki (veya hem ben hem öteki) pozisyonunda durular.

Özne ile öteki arasında sadece zihinsel bir ayrım yoktur. Mekânsal uzaklaş(tır)ma, ekonomik durumdaki farklılık, dinsel inançlar veya kültürel ögeler de hep ayrıdır. Zaten ben de kimliğini bu ayrılık üzerinden ve bu ayrılık için kurar. Uzaklık, kimlik kuruluşunun hem sebebi hem sonucu hâline gelir. Pamuk romanlarında da bu böyledir. Ben-özne konumundan bakan Batılılaşmış Doğulu, ekonomik seviyesi yüksek olan ve medenîleşmiş sayılanlardır. Ekonomik kimliğin kuruluşu, beraberinde etnik, dinsel, kültürel ayrımları da getirir. Ben ve öteki hiçbir koşulda yan yana gelmez, biz-onlar düalizmi daimidir.

Romanlardaki ben-öteki ayrımının ilk izlerini dilde yakalıyoruz. Cevdet Bey ve Oğulları romanında Nusret’in ve Sait Bey’in sürekli tekrarladıkları “onlar” kelimesi, Refik’in hatıra defterine yazdığı “Niye biz böyleyiz? Niye onlar öyle de, biz böyleyiz?” sorusu, Beyaz Kale romanında Hoca Efendi’nin zihnini sürekli meşgul eden “Niye benim ben?” sorgusu, Sessiz Ev romanında Selâhattin Darvınoğlu’nun dilinden düşmeyen “bunlar”, “bu millet”, “onlar” kelimeleri bize hep bu ayrımı hissettirir. Kimlik kurarken en çok bunalım yaşayan karakter belki de Selahattin Darvınoğlu’dur (Sessiz Ev) çünkü ne kendisi kalabilme ne de başkası olabilme durumu onu delirmeye kadar götürür. Kendisini “ben-efendi-özne” olarak kabul ettiği zaman gördüğü herkesi ve her şeyi “öteki-köle-nesne” haline getirmiş ve sonsuz derecede yalnızlaşmıştır.

Arada kalan kimliklere diğer bir bariz örnek de Kar romanının Ka kişisinden gelir. Bu romanda ben-özne, asıl bunalımını mekân değiştirdiği için yaşar. Öznenin alanından çıkıp ötekinin alanına girmiştir. Kars insanı onun için ötekiyken, kendisi de Frankfurt’ta ötekidir.

Bu karakterler aynı zamanda oryantalist özellikler taşır: Yabancılaşma sonucu doğan sonradan-oryantalist. Batılılaşmıştır, çünkü kendisini ezen efendinin yerine geçmek istemiştir. Ezilmişlik hissiyle özneyi taklit eder. Belli bir yol kat ettikten sonra da tıpkı bir Batılı gibi (!) Doğuluya yukarıdan bakmaya başlamıştır. Doğru olanın bu olduğunu düşünmüştür, efendi özne olmak bunu gerektirmiştir. Sanki kendisi o toplumdan ve kültürden çıkmamış gibi, otantik ve uzak bir şeye yaklaşıyormuş gibi bakar Doğuluya. Yani gelişmemiş/medenîleşmemiş olana. Bunalım ve paradoks bu noktada kaçınılmazdır çünkü asla tam anlamıyla Batılı olamayan karakter tam anlamıyla kimlik de kuramaz.

Doğu-Batı temelinde ötekileştirme veya kimlik kurma sadece medeniyetler arasında görülmez Pamuk’un romanlarında. Daha küçük yapılanmalarda da aynı çarpık inşanın izleri vardır. Mesela Kafamda Bir Tuhaflık ve Masumiyet Müzesi romanlarında, büyük şehrin kenarlarına yerleşmiş fakir kesimin çoğu merkezdeki zengin ve medenî kişilere öykünür, onlar gibi olmak ister ve içinden çıktığı toplumu hakir görmeye başlar. Merkezde her zaman “ben” vardır, etrafında ise “öteki”. Cevdet Bey ve Nusret karakterleri (Cevdet Bey ve Oğulları) muhabbetlerinde Nişantaşı’yı överken Haseki’den tiksintiyle bahseder. Şehirler bazında ise Kar romanı iyi bir örnek sunar. Kars İstanbul’un ötekisidir, İstanbul ise Frankfurt’un.

Beyaz Kale’de de ben-öteki ayrımı olmakla birlikte ikizler izleğinden de (doppelganger) yararlanarak sınırlar git gide bulanıklaşır ve ben ile öteki yer değiştirir. Özneyi ben yapan özellikler öteki’ye bırakılır ve efendi-köle keskinliği ortadan kalkar. Artık kim efendi kim köle belli değildir.

Ötekileştirmenin çarpıcı ve net şekilde görüldüğü bir başka yanı, erkeklerin kadını öteki olarak görmesidir. Ataerkil toplumların tamamında varlığından bahsedebileceğimiz bu ötekileştirme, temelinde erkeğin efendi, kadının ise köle olduğu görüşünden beslenir. Kadının varlığı, erkeğin varlığını desteklemek içindir. Ben-erkek öznenin gözünde başka bir vasfı yoktur. Batılılaşmış Doğulular arasında bu ilişki daha çetrefilli hâle gelir fakat asla ortadan kalkmaz. Batı medeniyetine öykünmesinin yüzeysel olması gibi kadına medeni şekilde yaklaşmaya çalışması da yüzeysel olur. Pamuk’un romanlarındaki kadınlara dikkat edersek hiç olaylara yön veremediklerini, erkek karakterleri destekleyici rolde olduklarını ve olaylardan sadece etkilendiklerini görürüz. Bir de sürekli dış güzelliklerinin övülmesiyle hatırlarız onları. Bu yaklaşım da kendini üstün gören Batılılaşmış öznelerin temel özelliğidir. “Orhan Pamuk’un romanlarında kadınlar erkeklere bağlı, onların ‘ötekisi’ olarak yer alan, olay örgüsünü sürdüren değil, olay örgüsünün sonuçlarından etkilenen varlıklar olarak karşımıza çıkar.”[3]

Örneğin Masumiyet Müzesi romanında zengin özne Kemal’in gözünden Füsun ve Sibel karakterlerine bakalım. Füsun kenar mahallede yaşar, Sibel ise zengin-medeni kesimdendir. Fakat Kemal’in gözünde ikisi de derinliksiz, sadece sevişmek için kafa yorulan, sürekli kıyaslanan ve değer biçilen kişilerdir. “Allah’ın bazı özel kullarına bahşettiği” özellik olarak iki kadınla birlikte olabilir Kemal. Bu, erkeklerin “ahlak dışı bir mutluluğu” ve “talihi”dir (s. 126). Ben olabilmek için Batılılaşmış olmak yetmez, Batılılaşmış erkek olmak gerekir.

Yine diğer romanlarda da kadının pasifliği ve ötekiliği göze batar. Hep bir erkeğin yanında/arkasında görmeye çalışırız onları. Cevdet Bey ve Oğulları romanında Perihan’ın tek vasfı “Refik’in karısı” olmaktır. Başka hiçbir özelliğini bilmeyiz. Kar romanı kadın intiharlarını işlese de roman karakterlerinin kadına yaklaşımının üstenci olduğunu satır aralarında yakalarız. Kara Kitap’ta Rüya karakteri yok denecek kadar pasiftir. Sadece Galip’in ona bakışı vardır. Aynı şekilde Yeni Hayat’ta da gerçek bir kadın değil adeta ilahi bir meleğin peşinde giden bir erkeği okuruz. Sessiz Ev romanının Selahattin Bey’i ise, kafasında kurduğu öteki imgesini tek bir kişiye, eşi Fatma Hanım’a yükler. Kadın olduğu için onu aşağılaması bir yana, Doğulu kadın olması Selahattin Bey için daha da çekilmezdir. Elbette romanlardaki bütün kadınlar bütün yönleriyle pasiftir iddiasında değilim; ancak hep erkeğin gözünden okuduğumuz hikâyelerdir bunlar ve kadının ötekileştirilmesi satır aralarında her zaman bulunabilir.

“Ben” yaratma sürecinde kurulan öteki her zaman kurmaca özelliği taşır çünkü yaftalandığı olumsuz sıfatlar ona sonradan “ben” tarafından yüklenmiştir. Ben, kendisinde olmasını istemediği kötü şeyleri ona atfeder, onu baştan kurar. Bu süreçte aynılıklar önemsiz görülüp bir kenara itilir. Çünkü “ben”i tarif etmenin en iyi yolu her zaman farklı yanı öne çıkarıp övünme olmuştur. Kişisel ilişkilerde bile. Orhan Pamuk da romanlarında kimlik inşası sürecini Batı-Doğu karşıtlığı üzerinden yansıtmayı seçmiştir. Yaşadığımız toplumu düşünürsek mantıklı bir tercih. Arada kalma sonucu kimlik kuramama veya sancılı bir süreçten sonra kurma hepimizin deneyimlediği bir tecrübe. Sağlam kurulamamış bir ben’in öteki’yi yaratma, öteki’ye yaklaşma ve küçük görme süreçlerini başarılı bir şekilde işleyen Pamuk, bunun toplumsal bir gerçek olduğunun farkındadır ve bizim de farkına varmamızı ister.


[1] Claude Lévi-Strauss, Irk, Tarih ve Kültür, Metis Yayınları, s. 72

[2] Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın, Yapı Kredi Yayınları, s. 168

[3] A. Şule Süzük Toker, Pamuk Kadınlar; Orhan Pamuk Romanlarında Kadının Temsili, Kalkedon Yayınları, 2013, s. 123


Bu yazı daha önce KE Dergisi‘nin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Reklam